Bir sabah sınıfa girdiğinizi düşünün. Tahtada tebeşir tozu yok; akıllı ekranda ders planı hazır, öğrencilerin önceki ödevlerinden çıkarılmış öğrenme boşlukları listelenmiş, yapay zekâ her öğrenci için mini alıştırmalar önermiş. İlk bakışta büyüleyici. Ama sınıfta hâlâ en çok ihtiyaç duyulan şey aynı: öğrencinin gözündeki “anladım” kıvılcımını fark edecek bir öğretmen.

Kadir Şimşek’in 2025 tarihli doktora tezi tam da bu gerilimli ama verimli eşiği inceliyor: Dijitalleşme ve yapay zekâ eğitimde büyük bir fırsat mı, yoksa okulun insani sıcaklığını tehdit eden soğuk bir makineleşme mi? Tez, Hatay ve Kahramanmaraş’ta görev yapan 1675 öğretmenin dijital yeterliklerini, yapay zekâ farkındalıklarını ve bu iki alan arasındaki ilişkiyi araştırıyor.

Burada küçük ama önemli bir yöntem notu düşmek gerekir: Çalışma, 2023-2024 eğitim-öğretim yılında yürütülen nicel bir tarama araştırmasıdır; veriler öğretmenlerin ölçek ve görüş formu yanıtlarından, yani öz bildirimlerinden elde edilmiştir. Bu nedenle oranlar, öğretmenlerin algı, deneyim ve beklentilerini güçlü biçimde gösterir; ancak tek başına “yapay zekâ eğitimi kesin olarak şöyle değiştirecek” türünden nedensel bir hüküm kurmaya yetmez.

Bu çalışmayı ilginç kılan yalnızca yapay zekâ gündemi değil; araştırmanın arka planındaki hayat gerçeği. Türkiye önce pandemiyle sınıfların kapandığı bir dönem yaşadı, ardından 6 Şubat depremleri yüz yüze eğitimin kırılganlığını bir kez daha gösterdi. Böyle zamanlarda eğitim sistemi ister istemez şu soruya yaklaşır: Okul binası kapandığında eğitim de kapanır mı? Tezin verileri, yanıtın “hayır; ama dikkatli olmalıyız” olduğunu düşündürüyor.

Öğretmenlerin büyük çoğunluğu dijital teknolojilerin eğitimde yararlı olduğunu kabul ediyor; araştırmada bu oran %89,1. Dezavantajlı öğrenciler için dijitalleşme ve yapay zekânın fırsat eşitliği sağlayabileceğini düşünenlerin oranı %75,5; yapay zekânın eğitim-öğretim niteliğini artırabileceğini düşünenlerin oranı ise %73,5. Yani öğretmenler teknolojiye kapıyı kapatmıyor. Tam tersine, teknolojinin doğru kullanıldığında okulun imkânlarını genişletebileceğine inanıyor.

Buna rağmen bu iyimserlik saf bir teknoloji hayranlığına dönüşmüyor. Öğretmenlerin bakışı daha olgun: “Evet, kullanmalıyız; ama insanı merkezin dışına itmeden.” Bu cümle, araştırmanın kalbi sayılabilir. Çünkü öğretmenlere göre gelecek ne tamamen çevrim içi eğitim ne de teknolojiden uzak, eski usul bir sınıf düzeni. Öğretmenlerin %61,3’ü geleceğin eğitim modelini hibrit, yani yüz yüze ve uzaktan öğrenmenin birlikte kullanıldığı bir yapı olarak görüyor. Buna karşılık eğitimin yakın gelecekte bütünüyle uzaktan yapılmasının niteliği olumsuz etkileyeceğini düşünenlerin oranı %83,6. Başka bir deyişle öğretmenler ekranı reddetmiyor; ekranın okulun yerine geçmesine itiraz ediyor.

Bu itirazın somut nedenleri var. Pandemi dönemindeki uzaktan eğitim deneyimi öğretmenlere pahalı bir ders verdi. Araştırmada en sık dile getirilen eksiklik, bağlantı ve kopma problemleri; oran %86,3. Bunu bilgisayar, tablet ve telefon gibi cihaz eksikliği ya da yetersizliği (%83,6) ve bazı derslerin uzaktan eğitime uygun olmaması (%79,9) izliyor. İnternet hızının yavaşlığı, altyapı yetersizliği, hazır bulunuşluk eksikliği ve motivasyon kaybı da listenin devamında yer alıyor. Bu tablo şunu söylüyor: Dijital eğitim yalnızca iyi niyetle kurulmaz; altyapı, cihaz, öğretmen eğitimi, ders tasarımı ve öğrenci psikolojisi birlikte düşünülmediğinde teknoloji, öğrenmenin değil hayal kırıklığının aracına dönüşebilir.

Tezin dikkat çekici bulgularından biri de öğretmenlerin dijital yeterlik düzeyleri. Katılımcıların %14,4’ü başlangıç, %38’i kâşif, %31,9’u bütünleştirici, %11,8’i uzman, %3’ü lider ve yalnızca %0,8’i öncü düzeyinde. Bu dağılımı bir sınıf metaforuyla okuyabiliriz: Öğretmenlerin çoğu dijital dünyanın kapısından içeri girmiş; araçları deniyor, bazılarını derslerine katıyor. Ama sistemi tasarlayan, yenilikçi liderlik üstlenen öğretmen oranı hâlâ düşük. Yani mesele “öğretmenler teknoloji kullanıyor mu?” sorusundan çok, “teknolojiyi pedagojik olarak ne kadar yaratıcı, güvenli ve etkili kullanıyor?” sorusuna dönüşüyor.

Burada yapay zekâ farkındalığı devreye giriyor. Araştırma, dijital yeterlik ile yapay zekâ farkındalığı arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki buluyor: Dijital becerileri artan öğretmenlerin yapay zekâ farkındalıkları da artıyor; dijital yeterlik düştüğünde yapay zekâ farkındalığı da düşüyor. Bu bulgu küçük bir istatistik ayrıntı gibi görünse de eğitim politikası açısından değerli. Çünkü öğretmenlere yalnızca “ChatGPT nasıl kullanılır?” eğitimi vermek yetmez. Dijital kaynak seçme, çevrim içi güvenlik, veri mahremiyeti, ölçme-değerlendirme, öğrenciye dijital üretim yaptırma ve etik karar verme gibi beceriler birlikte geliştiğinde yapay zekâ da anlamlı bir eğitim aracına dönüşür.

Peki yapay zekâ öğretmenin yerini alabilir mi? Araştırmanın öğretmenleri bu konuda net: Katılımcıların %74,7’si yapay zekânın gelecekte öğretmenlerin yerine sınıfta derslere giremeyeceğini, %76,8’i öğrencilere öğretmenlerden daha etkili biçimde ders anlatamayacağını düşünüyor. Rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinde de benzer bir mesafe var; öğretmenlerin %79,1’i yapay zekânın bu rolü üstlenemeyeceğini belirtiyor. Bu oranlar, teknolojiden korkan bir grubun savunma refleksi olarak değil; eğitimin doğasını bilen insanların deneyimsel sezgisi olarak okunmalı. Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktarımı değildir; güven, ilham, sabır, sınıf iklimi, değerler ve sosyal etkileşim de öğrenmenin parçasıdır.

Yapay zekânın gerçek gücü öğretmenin yerine geçmesinde değil, öğretmeni güçlendirmesinde yatıyor. Bir öğretmen için yapay zekâ; ders planı taslağı çıkaran, farklı zorluk düzeylerinde örnek soru hazırlayan, okuma metinlerini sadeleştiren, özel gereksinimli öğrenciler için uyarlama öneren, ölçme sonuçlarından öğrenme boşluklarını gösteren bir asistan olabilir. Fakat asistanın önerisini sınıfın ruhuna göre tartacak kişi öğretmendir. Algoritma “şu öğrenci geride” diyebilir; ama o öğrencinin neden geride olduğunu, evdeki koşullarını, utangaçlığını, kaygısını ya da bir gruba dahil olma ihtiyacını öğretmen daha iyi okuyabilir.

Bu nedenle okulun geleceği için en pratik yol, yapay zekâyı yasaklamak ya da kutsamak değil; onu eğitimsel bir araç olarak disipline etmektir. Öğrencilere “yapay zekâ kullanma” demek yerine “kullandıysan nasıl kullandığını açıkla, hangi çıktıyı neden değiştirdin, hangi bilgiyi hangi kaynakla doğruladın?” demek daha öğreticidir. Ödevlerde yapay zekâ kullanımını görünmez bir kopya riskinden çıkarıp görünür bir düşünme sürecine çevirmek gerekir. Öğrenci yapay zekâdan aldığı cevabı karşılaştırmalı, hatalarını bulmalı, kendi cümleleriyle yeniden kurmalı ve kullandığı dijital aracı etik biçimde belirtmelidir. Böylece yapay zekâ hazır cevap makinesi değil, eleştirel düşünme laboratuvarı hâline gelir.

Tezden yükselen daha büyük mesaj ise altyapı adaletidir. Dijitalleşme fırsat eşitliği sağlayabilir; ama bu, interneti, cihazı, güvenli yazılımı ve destekleyici aile ortamı olan öğrencilerle sınırlı kalırsa gerçekleşmez. Kırsaldaki öğrenci bağlantı sorunu yaşarken, ekonomik güçlüğü olan aile tablet alamazken, öğretmen dijital materyal tasarlamayı bilmezken “dijital eğitim” yalnızca güzel bir slogan olur. Bu yüzden okulun dijital geleceği; fiber internet kadar öğretmen atölyelerine, akıllı tahta kadar dijital etik eğitimine, yapay zekâ yazılımı kadar veri güvenliğine ihtiyaç duyar.

Bir diğer kritik başlık akıllı telefonlar ve sosyal medya. Araştırmada öğretmenlerin önemli bir bölümü sosyal medya uygulamalarının eğitim-öğretim hizmetlerini olumsuz etkilediğini düşünüyor; akıllı telefonların öğrenci başarısına zarar verdiği görüşü de güçlü biçimde öne çıkıyor. Burada çözüm, öğrenciyi teknolojiden tümüyle koparmak değil. Daha gerçekçi çözüm; okul içinde telefon kullanımını yaşa ve dersin amacına göre düzenlemek, öğrenciyi dikkat ekonomisinin pasif tüketicisi olmaktan çıkarıp dijital içerik üreticisi, araştırmacı ve sorgulayıcı kullanıcı hâline getirmektir.

Sonuçta tezden çıkan popüler ama güçlü ders şu: Geleceğin sınıfı ne kara tahtaya sıkışmış nostaljik bir oda olacak ne de öğretmensiz çalışan parlak bir ekran. En sağlıklı model; öğretmenin insani rehberliğini koruyan, dijital araçları pedagojik amaçla kullanan ve yapay zekâyı öğrencinin merakını büyütmek için seferber eden hibrit bir ekosistemdir. Yapay zekâ sınıfa girdiğinde öğretmen gitmez; iyi hazırlanmışsa daha görünür hâle gelir. Çünkü teknoloji bilgiyi hızlandırır, ama eğitimi anlamlı kılan hâlâ insandır.

Ahmet Ayhen

Kaynak: Şimşek, Kadir. Eğitimde Dijitalleşme ve Yapay Zeka Kullanımı: Öğretmenlerin Dijital Yeterlikleri ile Yapay Zeka Farkındalık Düzeyleri Arasındaki İlişkinin İncelenmesi. Doktora tezi, danışman Prof. Dr. Beyhan Zabun, Gazi Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Ana Bilim Dalı, Felsefe Grubu Eğitimi Bilim Dalı, Nisan 2025. YÖK Ulusal Tez Merkezi, xvii + 266 s., https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezDetay.jsp?id=xqNeTvrg-xPfObmx2uXsXw&no=pG-ugUj6OHv83zeWz4fowA. Erişim 17 Mayıs 2026.