Teknoloji, ortaya çıktığından bu yana insanların hayatını kolaylaştırdı; bunu inkâr etmek mümkün değil. Ancak bugün geldiğimiz noktada, artık yalnızca işleri hızlandıran bir araçtan değil, insanın düşünme sistemlerinin yerine geçmeye başlayan bir mekanizmadan söz ediyoruz. Bu açıdan bakınca yapay zekânın insanlığı daha verimli, daha hızlı, daha üretken ve daha gelişmiş bir geleceğe taşıması; “yapay zihinlerin” düşüncede bir üst boyuta geçmesi bir ütopya gibi görünebilir. Öte yandan insanın yaratıcı düşüncesini; duygularından, duyularından ve deneyimlerinden beslenen ama yine de özgür bilincini makinelere teslim edeceği bir distopyaya da dönüşebilir.

Elbette yapay zekâ hâlâ hissetmiyor, bilinci yok; yalnızca verileri analiz ediyor, algoritmalara dayalı yanıtlar üretiyor ve yaratıcı bir düşünceye sahip değil. O hâlde “insandan alınan” gerçek bir şey yokmuş gibi de görünebilir: Yaratıcılık, özgür düşünce, yüksek bilinç, duygusal yetenekler… Ancak mesele bu değil.

İnsan zihni problem çözdükçe ve düşündükçe gelişir. İnsan, okumadan düşünmeye; düşünmeden yazmaya, yani aslında okumadan yazmaya doğru sıkı bir zihinsel egzersizler bütünü yürütür. Bildikleriyle okuduklarını sorgular; makul bulursa bilgiyi kabul eder, mevcut bilgisini günceller. Bilgiyi çeşitli kaynaklardan toplar; kendi bilgi, deneyim, algı, korku, ihtiyaç ve daha pek çok unsurdan oluşan filtresinden geçirir. Bunu yaparken hayal eder, başka düşüncelere varır, soru sorar; bu sorular onu zihinsel bir uzamda alabildiğine uzağa götürür.

Bu süreçte öğrendiklerini zihninin bir yerine yerleştirir, kategorize eder; daha önce öğrendiklerine göre yeni bilgiyi konumlandırır. Örnekler bulur, ikna olur; bir şey duyar, okur ve kafası karışır. Yeniden kafa yorar, arada kalır, tereddüt eder; ama bütün bunlar, düşünmenin ta kendisidir. Tatminkâr bir noktaya geldiğinde, zihninde o konuya ilişkin düşünme hâli kısa bir an son bulabilir. Kısa bir an; çünkü bir yandan düşünmeye ve hayal etmeye devam eder. Düşünmekten yazmaya geçerken ise zihninde bir taslak oluşur: Bir akış diyagramı gibi, adım adım. Düşüncesini düşüncesine iliştirerek, ardışık ve tutarlı biçimde, bir öncekinin üzerine inşa ederek… Böylece anlamlı ve tutarlı bir bütün ortaya çıkar.

Yani bir insanın bir konuda içerik yazması, yoğun bir okuma ve düşünme egzersizleri dizisini içerir ve ne yazık ki bu süreç iteratiftir: Geriye dönüşler, ileriye atılımlar, hatta blokajlar olur. İnsan yürürken düşünür, konuşurken düşünür, “bir düşüneyim” der yine düşünür; sonra yazar. Blokajın eksik bilgiden kaynaklandığına ikna olursa ek okumalar yapar. Bütün bunları geçişli, dönüşlü ve kimi zaman aynı anda gerçekleştirir. Üstelik bu sırada birçok seçim yapar, karar alır. Tüm bu bütün, insanın düşünme becerilerini ve yaratıcılığını geliştirir; bilincini de bir üst seviyeye taşır.

Peki insan, herhangi bir içeriği “yapay zekâ bunu çok iyi ve çok kısa sürede yapıyor” diye kendisi hiç denemeden yapay zekâya yazdırırsa ne olur? Okumaz, bilgi toplamaz, bilgiyi işlemez; zihninde sorgulamaz; düşünceyi düşüncenin üzerine adım adım inşa etmez; inşa ettikleri tutarlı, anlamlı bir bütüne dönüşmez; bu bütünü de kendisi yazmaz. Bir zamanlar hayatı kolaylaştıran alet ve makineler insanın fiziksel gücünü, ince ya da kaba motor becerilerini nasıl azalttıysa; insan zihninin yerine geçen yapay zekâ da okuma becerilerini, düşünme sistemlerini, yazma yeteneklerini ve makinede olmayan yüksek bilinci zayıflatmaz mı?

Bu zayıflatıcı etki elbette herkes üzerinde aynı olmayacaktır. Belirli bir alanda yaş almış, uzmanlaşmış ve yeterince deneyim kazanmış yetişkin bireyler; düşünce sistemleri ve zihinsel becerileri bakımından belli bir olgunluğa ulaşmıştır. Ayrıca teknolojinin bu denli gelişmediği, süreçlerin tümüyle otomatize olmadığı ve insan zihninin hâkim olduğu dönemi bizzat deneyimlemiş; güçlü düşünme ve problem çözme becerileri edinmiş bireylerdir. Bu nedenle yapay zekâyı sık kullanmaları, halihazırda kazandıkları becerilere aynı ölçüde zarar vermeyebilir; hatta yapay zekâyı daha verimli de kullanabilirler.

Ancak çocuklar ve gençler teknoloji çağının içine doğmuş, bu mekanik düzeneğin içinde yetişmiş durumdalar. Düşünme becerileri, yaratıcı ve özgür düşünce, bilinç düzeyi bakımından; geçmişteki yaşıtlarına, yani büyüklerinin o yaşlardaki hâline göre zaten ciddi farklılıklar gösteriyorlar. Tıpkı büyüklerinin de kendi büyükleriyle fiziksel güç ve hayatta kalma becerileri bakımından önemli farklar taşıması gibi. İşte yapay zekâyı “insan zihninin yerine geçen” alanlarda kullanma alışkanlığı, hatta bağımlılığı, en çok zararı onlara verecektir.

Virginia Woolf, yirminci yüzyıl edebiyatında bilinç akışı (stream of consciousness) tekniğiyle modern edebiyatta bir çığır açtı. Onun üslubunda neredeyse hiçbir şey düzenli ve doğrusal değildir: Dış mekândan iç mekâna doğru sırayla tasvir edilmez; zaman çizgisi doğrusal akmaz; iç ses mi dış ses mi olduğu konusunda okuyucu tereddüt eder. Dil kesikli, düzensiz ve çoğu zaman çağrışımlarla şekillenir. Dış olaylardan çok iç olaylar, yani zihnin iç hareketi önemlidir.

Okuyucu açısından zorlayıcı olsa da (bu biçimde yazmak yazar açısından da kolay olmasa gerek), aslında insan zihninin düşünme biçimine ve bilincine en yakın, en doğal anlatım biçimidir. Çünkü zihin; geleneksel öğretilerdeki gibi mekânı ve düşünceleri belirli bir düzende, yeknesak bir uzamda ve doğrusal şekilde algılamaz. Örneğin sokakta yürürken hem kuş sesini hem bir aracın kornasını duyarız; kalabalığın gürültüsü içinde zihnimizde bambaşka bir düşünce hayatı da akar. Düşünürken doğrusal değiliz; algılarken düzenli ve sıralı değiliz. Yani Woolf, edebiyata yalnızca “yeni bir teknik” kazandırmaktan ziyade, insanın düşünme biçimini olduğu hâliyle göstermeyi başaran bir yazar olmuştur.

Geçmişte hesaplama araçlarına yönelik teknolojik gelişmeler, insanın analitik görevlerini çok kolaylaştırdı. Artık programlarla dakikalar içinde hesap yapabiliyor, türev alabiliyor, optimum nokta bulabiliyor, stokastik modellerle tahmin üretebiliyoruz diye matematik ve istatistik öğrenmeyi bırakmadıysak; yapay zekâ insan zihninin yaptığı bazı işleri yapabiliyor diye okumayı (bilgi edinmeyi ve toplamayı), düşünmeyi (bilgiyi işlemeyi, sorgulamayı, tartışmayı) ve yazmayı (özetlemeyi, bir konu hakkında içerik hazırlamayı, mevcut bir metni gözden geçirmeyi) da bırakmamalıyız.

Ne var ki toplumun birçok kesiminde, yapay zekânın çarpıcı hız vadeden, neredeyse kusursuz iş çıkaran; insan yerine okuyan, özetleyen, bilgi toplayan, sunan, yazı yazan ve soru yanıtlayan araçlarına karşı bir bağımlılık gelişmiş görünüyor. Bu bağımlılığın, burada yalnızca kabaca resmini çizdiğim zihinsel süreçlere neler yapabileceğini düşününce, manzara korkutucu: Tam bir distopya. Yapay zekâ düşünce sistemlerinde insan zihnine benzemede üst boyuta geçerken, insan zihni küçülecek gibi görünüyor.

İnsan üretmekten haz duyar; kimi zaman eliyle, kimi zaman zihniyle üretir. Bazıları mesleği gereği neredeyse yalnızca zihniyle üretir. Ama her insan, gün içinde basit ya da zor, onlarca problem çözer. Yapay zekâya aşırı yaslanmak; insan zihninin eskisi kadar özgün ve yaratıcı üretememesi, eskisi kadar iyi problem çözememesi anlamına da gelebilir.

Şimdi yeniden düşünelim: Yapay zekâ (zihin?) düşüncenin bir üst boyutu olarak bir ütopya mı, yoksa insan zihnini küçültmesi bakımından bir distopya mı?