Bir Yeşilçam sahnesini gözümüzün önüne getirelim: Raflarda dizilmiş cam tüpler, garip sesler çıkaran makineler, beyaz önlüklü araştırmacılar ve “atom” sözcüğünün etrafında örülen gizemli bir atmosfer. Bu sahne yalnızca nostaljik bir sinema ayrıntısı sayılmaz. Aynı zamanda toplumun bilimi nasıl hayal ettiğini gösteren güçlü bir işarettir. Bilim, çoğu zaman gündelik hayatın dışında, kapalı kapılar ardında, sıradan insanların ulaşamayacağı kadar karmaşık bir uğraş gibi sunulur. Oysa bilim, toplumdan ayrı duran soğuk bir mekanizma olmaktan çok; toplumun beklentileri, korkuları, değerleri, ekonomisi, siyaseti ve hayal gücüyle birlikte biçimlenen canlı bir insan faaliyetidir.
Modern toplumlarda bilime yönelik temel duygu büyük ölçüde olumludur. İnsanlar hastalıkların tedavisinde, haberleşme teknolojilerinde, ulaşımda, enerji sistemlerinde, tarımda ve gündelik yaşamın sayısız alanında bilimin sağladığı imkânları görür. Bu nedenle “bilim iyidir” düşüncesi geniş bir karşılık bulur. Fakat aynı toplumlarda astrolojiyi bilimsel sayanlar, evrim kuramına kuşkuyla yaklaşanlar, aşılar konusunda tereddüt yaşayanlar ya da iklim değişikliği hakkında güvensizlik hissedenler de bulunur. Bu tablo basit bir bilgi eksikliğine indirgenemez. İnsanlar bilime genel olarak saygı duyarken, belirli bilimsel iddiaları kendi deneyimleri, değerleri, politik aidiyetleri, inanç dünyaları ve güvendikleri kurumlar üzerinden değerlendirir.
Bilim iletişimi alanında uzun süre etkili olan bir varsayım burada önem kazanır. Bu varsayıma göre halk yeterince bilgi sahibi olmadığı için bilimsel konularda hata yapar. Uzmanlar doğru bilgiyi sade ve açık biçimde aktarırsa yanlış inançlar azalır, toplumsal destek artar ve bilimsel kararlar daha kolay kabul görür. İlk bakışta makul görünen bu yaklaşım, pratikte yetersiz kalır. Çünkü insanlar yalnızca bilgiyle hareket etmez. Bir teknolojinin riskini kimin taşıdığını, yararın kime gittiğini, kararın hangi kurumlar tarafından alındığını, sürecin şeffaf yürütülüp yürütülmediğini ve sonuçların kendi hayatlarına nasıl dokunacağını da sorar.
İklim değişikliği bu durumun en öğretici örneklerinden biridir. Deniz seviyesinin yükselmesi atmosfer fiziği, okyanus bilimi, uydu ölçümleri ve iklim modelleriyle açıklanabilir. Fakat bir kıyı kasabasında yaşayan yurttaş için mesele yalnızca grafiklerden ve sıcaklık ortalamalarından ibaret kalmaz. Evinin değeri, çocuklarının geleceği, belediyenin altyapı yatırımları, sigorta maliyetleri, yerel turizm, balıkçılık, tarım ve mahallenin kimliği de bu tartışmanın parçası hâline gelir. Bir bilim insanı “ortalama sıcaklık şu kadar arttı” dediğinde doğru bir veri sunar. Ancak bu verinin toplumda anlam kazanması için insanların kendi yaşam dünyalarıyla ilişki kurması gerekir. Bilimsel bilgi sosyal bağlamdan koparıldığında güçlü bir kanıt olmaktan uzak, soğuk bir istatistik gibi algılanabilir.
Bu nedenle bilim iletişimi artık yalnızca uzmanların topluma bilgi aktarması şeklinde düşünülemez. Daha uygun bir kavram “katılım” olabilir. Katılım, her yurttaşın laboratuvar yöntemlerini bilim insanları kadar bilmesi anlamına gelmez. Asıl anlamı, bilimsel konuların toplum üzerindeki etkileri tartışılırken farklı deneyimlerin, kaygıların ve beklentilerin masada bulunmasıdır. Bir hasta derneği araştırma önceliklerinin belirlenmesine katkı verebilir. Çevresel risk altındaki bir bölgede yaşayan insanlar ölçüm noktalarının nerelere kurulacağını sorabilir. Öğretmenler, bilimsel konuların eğitimde nasıl ele alınacağına dair değer temelli gerilimleri görünür kılabilir. Yerel yönetimler, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları birlikte çalışarak bilimsel bilginin kamusal karşılığını güçlendirebilir. Bu süreç bilimi zayıflatmaz; tam tersine, bilimin toplumsal meşruiyetini ve uzun vadeli etkisini artırır.
Burada kritik kavram güvendir. Toplum her bilimsel iddiayı tek tek deneyerek doğrulayamaz. Hiçbir yurttaş, kullandığı ilacın tüm klinik çalışmalarını baştan yürütemez. Hiçbir seçmen, iklim modellerinin bütün hesaplarını kişisel olarak test edemez. Modern toplumda bilgi, büyük ölçüde kurumlara duyulan güven üzerinden dolaşır. Üniversitelere, kamu araştırma merkezlerine, özel şirketlere, düzenleyici kurumlara, medyaya, bilim insanlarına ve uzman kurullara yönelik güven düzeyi aynı olmayabilir. İnsanlar çoğu zaman “Bu bilgi doğru mu?” sorusuyla birlikte “Bunu kim söylüyor, hangi amaçla söylüyor, kimin yararına söylüyor?” sorusunu da sorar. Bilimsel iletişimin başarısı, bu ikinci soruya açık, dürüst ve ikna edici cevap verebildiği ölçüde güçlenir.
Bu çerçevede bilimsel konuların nasıl anlatıldığı büyük önem taşır. Aynı konu farklı toplumsal alanlarla ilişkilendirildiğinde bambaşka anlamlar kazanabilir. İklim değişikliği halk sağlığı açısından anlatıldığında sıcak hava dalgaları, solunum hastalıkları, yaşlılar, çocuklar ve kırılgan nüfuslar öne çıkar. Ekonomi açısından anlatıldığında istihdam, enerji dönüşümü, rekabet gücü, üretim maliyetleri ve yeni sektörler konuşulur. Yerel yönetim açısından ele alındığında altyapı, su baskınları, afet hazırlığı, imar planları ve şehir dayanıklılığı gündeme gelir. Aynı bilimsel gerçeklik, farklı toplumsal sorularla temas ettiğinde farklı bir kamusal karşılık üretir. Buradaki etik ölçü, anlatının insanları yanıltmadan, seçici biçimde korkutmadan ve bilimsel belirsizlikleri gizlemeden kurulmasıdır. Amaç insanları yönlendirmekten çok, bilimsel bilginin onların hayatıyla ilişkisini dürüstçe görünür kılmak olmalıdır.
Bilimle toplum arasındaki gerilimlerin bir bölümü de bilimin kendi içindeki sorunlardan beslenir. Bilimsel usulsüzlükler, insan deneklerle ilgili etik ihlaller, hayvan deneyleri, çıkar çatışmaları, özel sektör finansmanının yarattığı baskılar ve henüz olgunlaşmamış bulguların kesin gerçek gibi sunulması güveni aşındırır. Toplumun kuşkularını yalnızca cehalet olarak görmek bu yüzden haksızlık olur. Bilim, hataları ayıklayan, bulguları sınayan ve kendi kendini düzelten güçlü yöntemlere sahiptir. Fakat bu düzeltme mekanizmalarının şeffaf, hesap verebilir ve anlaşılır olması gerekir. Aksi hâlde “bilim insanları kendi aralarında karar veriyor” duygusu yayılır ve kamusal mesafe büyür.
Ekonomi de bu ilişkinin merkezindeki eksenlerden biridir. Günümüzde ülkeler bilimi hakikati arama faaliyeti olarak gördüğü kadar refah, istihdam, yenilikçilik ve rekabet gücü kaynağı olarak da görür. Araştırma altyapısı, nitelikli insan kaynağı, teknoloji girişimleri, üniversite-sanayi iş birlikleri ve uzun vadeli yatırım politikaları sürdürülebilir kalkınma açısından belirleyici rol oynar. Bilim ekonomisi, yeni ilaçlardan yapay zekâ sistemlerine, yeşil enerjiden savunma teknolojilerine kadar çok geniş bir alanı kapsar. Ancak bilimi yalnızca ekonomik faydaya indirgemek risklidir. Her araştırma kısa sürede ürüne dönüşmez. Bazı temel bilim çalışmaları yıllar sonra beklenmedik alanlarda büyük sonuçlar doğurur. Ayrıca toplumun bilimden beklentisi yalnızca daha hızlı cihazlar, daha yüksek büyüme oranları ya da daha fazla patent değildir. Adalet, güvenlik, çevresel sürdürülebilirlik, mahremiyet, insan onuru ve kuşaklar arası sorumluluk da bilim politikalarının ayrılmaz parçalarıdır.
Siyaset ve değerler bu noktada kaçınılmaz biçimde sahneye çıkar. Embriyonik kök hücre araştırmaları, kişisel genetik veriler, cinsellik çalışmaları, evrim öğretimi, yapay zekâ, nöroteknoloji ve beyin görüntüleme gibi alanlar yalnızca teknik sorular üretmez. Bu alanlar insanın ne olduğu, mahremiyetin sınırı, sorumluluk, özgür irade, normal kabul edilen davranışın tanımı ve yaşamın değeri gibi derin soruları da gündeme getirir. Örneğin bir beyin hastalığının suç davranışıyla ilişkisi tartışıldığında tıp, hukuk, etik ve siyaset aynı masaya oturmak zorunda kalır. Eğer beynin ölçülebilir süreçleri davranışlarımız üzerinde güçlü etkiler yaratıyorsa, kişisel sorumluluğu nasıl anlamalıyız? Beyin verileri okunabilir hâle geldiğinde düşünce mahremiyeti nasıl korunmalıdır? Yapay zekâ sistemleri karar süreçlerine katıldığında hesap verebilirlik kime ait olacaktır? Bu sorulara yalnızca laboratuvar cihazları ya da teknik raporlar cevap veremez.
Bu nedenle ilerleme fikrini yeniden düşünmek gerekir. Bilim tarihi, daha fazla bilginin çoğu zaman daha fazla güç ürettiğini gösterir. Fakat gücün nasıl kullanılacağı toplumsal bir karardır. “Önce bilimi anlatalım, toplum sonra ikna olur” yaklaşımı artık yeterli görünmez. İnsanlar bazen bilimsel açıklamayı anlar ama önerilen politikayı yine de kabul etmeyebilir. Çünkü itiraz bilgi açığından çok değer çatışmasından kaynaklanabilir. Bir enerji santralinin teknolojisini kavrayan yerel topluluk, santralin kendi bölgesine kurulmasına karşı çıkabilir. Bir biyoteknoloji uygulamasının mekanizmasını bilen yurttaş, insan bedeninin ticarileştirilmesine etik gerekçelerle mesafe koyabilir. Bu tepkileri yok saymak, bilim adına konuşan kurumların toplumsal meşruiyetini zayıflatır.
Daha olgun bir bilim-toplum ilişkisi için kamuoyunu yalnızca bilgilendirilecek bir kitle olarak görmek yerine araştırma gündeminin paydaşı olarak kabul etmek gerekir. Toplumun bilim ve teknoloji hakkındaki kaygıları sistematik biçimde dinlenmelidir. Hangi riskler kabul edilebilir görülüyor? Hangi yararlar adil dağılıyor? Hangi teknolojiler insan değerlerine müdahale ediyor? Hangi araştırma alanları öncelikli sayılmalı? Hangi belirsizlikler açıkça paylaşılmalı? Bu sorular bilimsel yöntemin alternatifi sayılmaz. Aksine, bilimin hangi problemler için seferber edileceğine dair demokratik bir pusula görevi görür. Bilim insanları burada yalnızca bilgiyi sadeleştiren tercümanlar olarak kalmaz; ortak akıl kuran, belirsizlikleri dürüstçe anlatan ve kamusal karar süreçlerine nitelikli katkı veren aktörler hâline gelir.
Popüler kültürün laboratuvar imgelerinden sosyal medyanın hızlı tartışmalarına kadar bilim her zaman toplumun aynasında yeniden şekillenir. Kimi zaman umut, kimi zaman korku, kimi zaman refah vaadi, kimi zaman da değer çatışması olarak görünür.
Mehmet Göktürk