Ankara’da bir sistem odasında, 12 Nisan 1993 günü, 64 Kbit/s kapasiteli kiralık bir hat üzerinden Washington’daki NSFNET omurgasına bağlanıldığında Türkiye yalnızca teknik bir bağlantı kurmadı; bilgiye erişim, akademik işbirliği, kamu yönetimi, basın, ticaret ve gündelik hayat için yeni bir dönemin kapısını araladı. Bugün sıradan görünen bu hız, o günlerde ülkenin dünyaya açılan ana veri yolu idi. Ancak Türkiye’de internetin hikâyesi 1993’te bir anda başlamadı. Telgrafla başlayan haberleşme fikrinden ARPANET’e, BITNET’ten EARN’e, üniversite merkezli ağlardan çevirmeli BBS kültürüne uzanan uzun ve sabırlı bir hazırlık dönemi vardı. Mehmet Göktürk’ün slaytlarında da görüldüğü gibi, Türkiye’de internet tarihini anlamak için yalnızca “ilk bağlantı” anına değil, bu bağlantıyı mümkün kılan bilgisayar merkezlerine, akademik inisiyatiflere ve dönemin siyasi-teknolojik iklimine bakmak gerekir.
Türkiye’de bilgisayarlaşmanın ilk adımları 1960’larda atıldı. İlk bilgisayarın Karayolları’na gelen IBM 650 olduğu, ardından İTÜ Taşkışla’daki IBM 1620 sisteminin, ODTÜ’nün ve Devlet Planlama Teşkilatı’nın bilgisayar altyapısına sahip olduğu aktarılır. 1980’lere gelindiğinde IBM 3090, IBM 4341, CDC, Burroughs ve DEC VAX gibi büyük sistemler, üniversiteler ve araştırma kurumları için yalnızca hesaplama gücü değil, aynı zamanda ağ kültürünün de taşıyıcısı haline geldi. Bu makinelerin etrafında yetişen kuşak, bilgisayarı tek başına çalışan bir cihaz olarak değil, başka kurumlarla haberleşebilen bir bilimsel altyapı olarak görmeye başladı.
Bu dönemin kritik kavramlarından biri BITNET’ti. Bugünkü anlamıyla tam bir internet değildi; daha çok “store-and-forward” yapısına dayanan, mesajların bir düğümden diğerine aktarılarak iletildiği akademik bir ağdı. Başlangıç hızları 9600 baud gibi bugünün ölçüleriyle neredeyse sembolik sayılabilecek düzeydeydi. Buna rağmen BITNET ve onun Avrupa’daki uzantısı EARN, Türkiye’de elektronik posta, dosya paylaşımı, akademik liste kültürü ve uzak sistemlere erişim fikrini yerleştirdi. Başka bir ifadeyle, Türkiye internete bağlanmadan önce “ağda yaşama” fikrine BITNET/EARN üzerinden alıştı.
Bu hazırlık döneminin en önemli adlarından biri Prof. Dr. Oğuz Manas’tı. Ege Üniversitesi Bilgisayar Araştırma ve Uygulama Merkezi, 21 Kasım 1986’da İtalya üzerinden EARN’e bağlandı; Ege Üniversitesi kaynakları bu bağlantının Türkiye’deki üniversiteleri Avrupa’daki EARN ve ABD’deki BITNET dünyasına bağlamayı hedeflediğini, daha sonra Prof. Dr. Oğuz Manas’ın önderliğinde Türkiye Üniversiteler ve Araştırma Kurumları Ağı’nın, yani TÜVAKA’nın kurulduğunu belirtir. Bu nedenle Oğuz Manas’ın rolü, yalnızca bir teknik bağlantıyı sağlamaktan ibaret değildir; Türkiye’de akademik ağ fikrinin kurumsallaşmasına öncülük eden kuşağın simge isimlerinden biridir. BT Haber’de yayımlanan anma yazısında da Ege Üniversitesi BAUM’un 1986’da TÜVAKA’nın ana merkezi olduğu, ODTÜ, Hacettepe ve Boğaziçi gibi üniversitelerin Ege üzerinden EARN ve BITNET’e bağlandığı aktarılır.
ODTÜ ise bu hikâyenin diğer büyük merkezidir. 1987’de ODTÜ üzerinden BITNET-EARN erişimi sağlandı; 1991’de TÜBİTAK ve ODTÜ işbirliğiyle TR-NET projesi başlatıldı. TÜBİTAK’ın yayımladığı tarihçeye göre 1991’de internetin akademik kullanımın ötesine geçebilmesi için TR-NET gündeme geldi, 1992’de Hollanda ile X.25 üzerinden uluslararası test bağlantısı kuruldu ve 12 Nisan 1993’te ODTÜ ile ABD’deki NSFNET arasında 64 Kbit/s’lik hatla ilk gerçek internet bağlantısı gerçekleştirildi. Linux Kullanıcıları Derneği de bu tarihi, internetin Türkiye’de yaygın kullanıma açılmasındaki ilk adım ve Türkiye’de internetin doğum günü olarak değerlendirir.
Bu yolculukta Turgut Özal’ın rolü daha çok sembolik ve siyasi iklim bakımından önemlidir. Özal, bilgisayarlaşma ve teknolojik modernleşme fikrinin kamuoyu önünde meşruiyet kazanmasına katkı veren siyasetçilerden biriydi. 22 Eylül 1990’da ODTÜ’de yeni bilgisayar sisteminin işletmeye alınması dolayısıyla yapılan törene katılması, internetten üç yıl önce bilgisayar ve ağ altyapısının artık devletin en üst düzeyinde görünür hale geldiğini gösterir. Anadolu Ajansı arşivinde de 22 Eylül 1990’da ODTÜ’de yeni bilgisayar sisteminin işletmeye alınması nedeniyle düzenlenen tören fotoğraflarından söz edilir. Bu olay internet bağlantısının açılışı değildir; ancak Türkiye’de bilgisayar ağlarının yalnızca laboratuvarların konusu olmaktan çıkıp siyasi ve toplumsal bir modernleşme göstergesine dönüştüğü dönemi temsil eder.
1993 bağlantısı kurulduğunda sorunlar bitmedi; asıl mücadele o zaman başladı. Bant genişliği çok düşüktü, uluslararası hatlar pahalıydı, yönlendirici ve sunucu donanımları sınırlıydı, deneyimli sistem yöneticisi sayısı azdı. Üniversiteler sırayla bağlanıyor, bağlantılar çoğu zaman tek bir merkezin omuzlarına yükleniyordu. 1995’te hızın 128 Kbit/s’ye çıkarılması bile önemli bir gelişme sayılıyordu. 1996’da TÜBİTAK ULAKBİM’in kurulması, TÜVAKA’nın işlevlerinin devralınması ve ULAKNET’in akademik ağ omurgası olarak gelişmesi bu nedenle kritik bir adımdı; aynı yıl TURNET’in devreye girmesiyle ticari servis sağlayıcılar ve bireysel kullanıcılar için de yeni bir dönem başladı. Slaytlarda 1997’de ULAKNET omurgasının 34 Mbit’e ulaştığı ve 64 bağlı uçtan söz edilmesi, birkaç yıl içinde akademik ağın ne kadar hızlı büyüdüğünü gösterir.
Üniversitelerin dışında ise başka bir dünya vardı: Fidonet, HitNet, Boğaziçi.net gibi BBS tabanlı çevirmeli ağlar. Bu sistemlerde kullanıcılar modemle telefon hattı üzerinden bağlanıyor, çoğu zaman aynı anda yalnızca bir kişi sisteme erişebiliyordu. Daha fazla kullanıcı için daha fazla telefon hattı gerekiyordu. Mesajlar anında değil, belli aralıklarla alınıp veriliyor; İstanbul’daki bir kullanıcı İzmir’deki ya da Konya’daki biriyle gün aşırı haberleşebiliyordu. Buna rağmen bu ağlar, Türkiye’de çevrimiçi topluluk kültürünün ilk örneklerini oluşturdu. HitNet çevresinde yapılan toplantılar, sonradan bilişim sektörüne katkı verecek gençlerin birbirini tanıdığı, tartıştığı ve öğrendiği erken kamusal alanlardan biri haline geldi.
Bu erken dönemin en güçlü kişisel figürlerinden biri de Doç. Dr. Mustafa Akgül’dü. Akgül, yalnızca interneti bilen bir akademisyen değil, interneti anlatmayı görev sayan bir öncüydü. Bianet’te yer alan kendi anlatımına göre, Türkiye 12 Nisan 1993’te internete bağlandığında, uzun süredir savunduğu bu teknolojiyi herkese anlatmak zorunda hissetmiş; 1993 ve 1994’te seminerler, notlar ve yayınlarla internetin eğitim ve araştırma için sunduğu olanakları tanıtmaya çalışmıştır. Slaytlarda aktarılan tanıklıklarda ise onun birçok bakanlıkta, devlet kurumunda ve üniversitede Linux sunucular kurduğu, hatta pek çok üniversitenin ilk sunucusunda emeği bulunduğu belirtilir. O yıllarda kendisine alaycı biçimde “İnternetçi Mustafa” denmesi, bugün bakıldığında ironik bir tarihsel tanıklığa dönüşmüştür: Türkiye’nin anlamakta geciktiği şeyi, o erken görmüştü.
Mustafa Akgül’ün önemi teknik kurulumlarla sınırlı değildi. İnternet Teknolojileri Derneği, INET-TR “Türkiye’de İnternet” konferansları, Akademik Bilişim, Kamunet çalışmaları, Linux kampları ve İnternet Haftası gibi etkinlikler, onun etrafında gelişen insan ağının parçalarıydı. Akgül’ün kişisel sayfasında da bu çalışmalar, başlattığı girişimler ve yürüttüğü görevler arasında sayılır. Böylece internetin Türkiye’deki gelişimi yalnızca kablo, modem ve yönlendirici tarihinden ibaret kalmadı; özgür yazılım, açık standartlar, kamu politikası, eğitim ve sivil toplum alanlarına yayılan bir kültür hareketine dönüştü.
2000’lere gelindiğinde Türkiye artık internete “bağlanıp bağlanmama” sorusunu değil, interneti nasıl yöneteceğini, nasıl yaygınlaştıracağını, nasıl özgür ve güvenli tutacağını tartışıyordu. 2001 Türkiye haritasında görülen bağlantı ağı, akademik omurganın ülke ölçeğinde genişlediğini gösteriyordu. Ancak bu büyüme yeni sorunları da beraberinde getirdi: alan adı yönetimi, içerik düzenlemeleri, erişim maliyetleri, kamu kurumlarının dijitalleşmesi, özel sektör yatırımları ve kullanıcı hakları. İlk dönemin teknik kıtlığı yerini yönetişim ve politika sorunlarına bıraktı.
Türkiye’de internetin tarihi bu nedenle birkaç tarihe sıkıştırılamaz. 1960’ların büyük bilgisayarları, 1986’da Ege Üniversitesi üzerinden kurulan EARN bağlantısı, Oğuz Manas’ın TÜVAKA vizyonu, ODTÜ’nün 1993’te NSFNET’e açtığı kapı, Turgut Özal’ın teknolojiye verdiği kamusal görünürlük, HitNet ve benzeri BBS topluluklarının amatör ruhu, Mustafa Akgül’ün ısrarlı anlatıcılığı ve ULAKNET’in akademik omurgası aynı hikâyenin farklı katmanlarıdır. Bugün gigabit hızlardan, bulut sistemlerinden ve yapay zekâdan söz ederken o ilk 64 Kbit/s hattı hatırlamak gerekir. Çünkü Türkiye’de internet, ithal bir teknoloji paketi olarak değil; merak eden, bağlanmak isteyen, imkânı zorlayan ve çoğu zaman kendi yolunu açan insanların ortak emeğiyle doğdu.
Mehmet Göktürk