1976 tarihli bir makalede iki Stanford Research Institute fizikçisi, “uzaktan görme”yi halk söylencesi olarak değil, olası bir bilgi kanalı olarak ele aldı.

MENLO PARK — Laboratuvarların soğukkanlı diliyle ifade edildiğinde iddia neredeyse imkânsız görünüyordu: Bir odada oturan kişi, hiç görmediği uzak bir yeri tarif edebiliyor; bu sırada başka bir ekip sessizce o noktayı ziyaret ediyordu. Ancak Stanford Research Institute’un Elektronik ve Biyomühendislik Laboratuvarı’nda çalışan Harold E. Puthoff ve Russell Targ, 1976’da Proceedings of the IEEE dergisinde yayımlanan makalelerinde, bu tür raporların peşinen reddedilmek yerine kontrollü deneylerle incelenmesi gerektiğini savundu.

Konuları “remote viewing”, yani “uzaktan görme” idi: Kişinin, bilinen duyusal temas olmaksızın, uzak coğrafi ya da teknik hedefleri zihinsel süreçlerle betimleyebilme iddiası. Makalenin temel iddiası çarpıcıydı: Deneyimli denekler ve deneyimsiz gönüllülerle yürütülen elliden fazla denemede, bağımsız hakemlerin betimleme ve çizimleri gerçek hedeflerle eşleştirme başarısı, yazarlara göre rastlantıyla açıklanması güç düzeylere ulaşıyordu.

Açık alan deneyleri, en açık eleştiriyi, yani ipucu aktarımı olasılığını ortadan kaldıracak biçimde tasarlanmıştı. Denek, SRI’da, hedefin ne olduğunu bilmeyen bir deneyciyle birlikte kalıyordu. Ayrı bir hedef ekibi ise Bay Area çevresindeki olası yerlerden rastgele seçilmiş, kapalı zarflar içindeki seyahat talimatlarını alıyor ve seçilen noktaya gidiyordu. Belirlenen on beş dakikalık zaman aralığında denek ses kaydına konuşuyor, izlenimlerini anlatıyor ve eskizler çiziyordu. Daha sonra deneylere katılmamış hakemler, bu metinleri ve çizimleri gerçek konumlarla karşılaştırıyordu.

Makaledeki en akılda kalıcı kanıtların bir kısmı görseldi. Erken dönem uzun mesafe örneklerinden birinde, Kaliforniya’daki bir denek bir uçak pisti, okyanus, kum ve havaalanı binası çizmişti; o sırada hedef ekibi beklenmedik biçimde Kolombiya’daki San Andrés Adası’na gitmişti. Başka bir örnekte, fotoğrafçı olan ve başlangıçta “öğrenen” denekler arasında yer alan Hella Hammid, bir yaya üst geçidini “havada duran çapraz bir oluk gibi” tanımlamış ve yapının tünel benzeri geometrisini andıran bir çizim üretmişti. Bir bisiklet barakası hedefinde ise açık, ahır benzeri, eğimli çatılı ve yanları çıtalı bir yapıdan söz etmiş; makale, onun çizimini gerçek barakanın fotoğraflarıyla yan yana yayımlamıştı.

Yazarlar sonuçları kusursuz bir zihin okuma kanıtı olarak sunmuyordu. Kayıtlar çoğu zaman karışıktı: Doğru öğelerin yanında yanlış yorumlar da yer alıyordu. Bir denek su havuzlarını, boyutları ve yerleşimi algılayabiliyor, fakat konumu hatalı biçimde su arıtma tesisi olarak adlandırabiliyordu. Bir tenis kortu hedefinde ağları, direkleri ve kort yapısını çağrıştıran çizimler ortaya çıkmış, ancak denek konumu kısmen yakındaki bir müzeyle ilişkilendirmişti.

Puthoff ve Targ’a göre denekler, hedefin işlevini ya da adını söylemekten çok biçim, doku, renk, malzeme ve mekânsal düzen gibi özellikleri aktarmada daha başarılıydı. Ham izlenimler, yorumdan daha güçlü görünüyordu.

Sayısal iddialar ise oldukça cesurdu. Eski bir polis komiseri olan ve deneyimli denek olarak tanıtılan Pat Price ile yürütülen dokuz hedefli bir seride, kör değerlendirme sonucunda yedi doğrudan isabet elde edildiği ve bunun olasılığının 2,9 × 10⁻⁵ olarak hesaplandığı bildirildi. Hammid ile yapılan dokuz hedefli tekrarda bildirilen olasılık 1,8 × 10⁻⁶ idi. Deneyimli denekler Ingo Swann ve Elgin’in yer aldığı daha sonraki bir dizi için ise 3,8 × 10⁻⁴ değeri raporlandı.

“Öğrenen” denekler daha az güvenilir sonuçlar verdi; ancak tamamen başarısız da değildi. Yazarların vardığı sonuç, eğitimli katılımcılarla sıradan gönüllüler arasındaki farkın yeteneğin mutlak varlığı ya da yokluğu değil, daha çok güvenilirlik düzeyi olabileceğiydi. Elbette bu değerler, yazarların kurduğu düzeneğe ve değerlendirme yöntemlerine bağlı; ayrıca bilimsel olarak hâlâ tartışmalı başlıklar olduklarını da unutmamak gerekiyor.

Makale, sezgisel başka bir varsayımı da sorguluyordu: Mesafe. Puthoff ve Targ’a göre betimlemelerin niteliği, mesafe yerel Bay Area hedeflerinden binlerce kilometrelik uzaklıklara çıktığında belirgin biçimde düşmüyordu. Ayrıca elektriksel yalıtımın da etkiyi durdurmadığını ileri sürdüler. Bazı denekler, radyo frekansı radyasyonunu zayıflatmak üzere tasarlanmış Faraday kafeslerine yerleştirildi; buna rağmen yazarlar yüksek nitelikli betimlemelerin sürdüğünü bildirdi. Bu nedenle olguyu, mekanizması bilinmeyen bir “bilgi kanalı” olarak ele aldılar.

Deneylerin ayrı bir bölümü hedefleri açık alandan iç mekâna taşıdı; parklar ve köprüler yerine daktilo, fotokopi makinesi, video terminali, matkap tezgâhı, grafik kaydedici, rastgele sayı üreteci ve makine atölyesi kullanıldı. Daktilo hedefi için yapılan çizimlerde masa benzeri biçimler ve mekanik ayrıntılar görülüyordu. Fotokopi makinesi hedefinde ise kapak, çalışma yüzeyi ve ışık kaynağını çağrıştıran çizimler ortaya çıktı. Matkap tezgâhı hedefinde bir denek, yazarlara göre yalnızca makinenin üstünden görülebilecek kayış tahrik düzeneğini çizmişti. Teknolojik hedefler serisinde çizimlerin kör değerlendirmesi istatistiksel olarak anlamlı raporlandı; ancak açık alan deneylerindeki bazı sonuçlar kadar dramatik değildi.

Makalenin en kışkırtıcı bölümü zamanla ilgiliydi. Yazarlar, hedefin henüz rastgele seçilmediği dört “önbilişsel uzaktan görme” deneyi anlattı. Denek, hedef seçilmeden önce betimleme yapıyor; dışarıdaki deneyci sürekli araç kullanıyor, deneğin oturumu bittikten sonra kapalı zarflardan birini rastgele seçiyor ve ancak o zaman hedefe gidiyordu. Hammid’in betimlemeleri arasında gelgit nedeniyle çamur düzlüklerine dönüşmüş bir yat limanı, çift sütunlu geçidi olan düzenli bir bahçe, siyah demirden üçgen gibi tarif edilen ve gıcırtı sesi çıkaran bir çocuk salıncağı ve camla kaplı yüksek bir belediye binası yer aldı. Daha sonra üç hakem, dört metni dört konumla hatasız eşleştirdi. Puthoff ve Targ, bu tür gözlemlerin sıradan nedensellik anlayışıyla bağdaştırılmasının güç olduğunu kabul ediyordu.

Tartışma bölümü makaleyi mühendislik, psikoloji ve spekülatif fizik arasında konumlandırıyordu. Yazarlar, çok düşük frekanslı elektromanyetik dalgaların bilgi taşıyıp taşıyamayacağını ele aldı; ayrıca kuantum kuramı, gözlemci etkileri, yerel olmayan bağlantılar ve ileri dalga çözümleri üzerine tartışmalara değindi. Buna rağmen kesin bir mekanizma iddia etmediler.

Daha ölçülü teknik önerileri şuydu: Eğer böyle bir etki varsa, gürültülü bir iletişim kanalı gibi incelenebilir. Sinyalin altında yatan fiziksel süreç anlaşılmadan önce bile yineleme, kodlama ve istatistiksel analiz, zayıf sinyallerin güvenilirliğini artırabilir.

Bir gazete okuru açısından asıl mesele, makalenin duyular dışı algının varlığını kesin biçimde kanıtlamış olması değildir. Kanıtlamamıştır. İddialar olağanüstüdür ve makalenin sayfaları, kanıtların ne kadar kırılgan ve yoruma açık olabileceğini de gösterir: Kısmi eşleşmeler, yanlış adlandırmalar, öznel anlatımlar ve karmaşık değerlendirme yöntemleri.

Yine de bu çalışma, sınırda görülen bir iddiayı ölçüm disiplininin içine çekmeye çalışan mühendislerin ve fizikçilerin tarihsel bir belgesi olarak dikkat çekicidir. Buradaki soru “İnanıyor musunuz?” değil; “Kanıt sayılabilecek şey nedir, nasıl puanlanmalıdır ve veriler nasıl bir bilgi kanalına işaret eder?” sorusudur.

Yaklaşık yarım yüzyıl sonra makale, bilimsel sınır geçişlerinin ilginç bir örneği olarak okunuyor. Genel olarak imkânsız sayılan olguların iletişim mühendisliğinin araçlarıyla sınanıp sınanamayacağını soruyor. SRI sonuçları ister kanıt, ister anomali, ister uyarıcı bir bilim tarihi örneği olarak okunsun; çalışma, bilimin en tartışmalı sorularından birine laboratuvar kapısının aralandığı nadir bir anı yakalıyor: Bilgi, duyuların ulaşmadığı yerden gelebilir mi? Bu konularda daha çok çalışma yapılması gerektiği açık.

Bu makalenin hazırlanmasında sözü edilen kaynak: Puthoff, H. E., and R. Targ. "A perceptual channel for information transfer over kilometer distances: Historical perspective and recent research." IEEE Proceedings. Vol. 64. No. 3. 1976.