Özerklik Paradoksu: Anglophone Üniversiteler Güvenin Taç Mücevherlerini Neden Kaybediyor?

Modern yükseköğretimin karmaşık ekosisteminde, kurumsal güç ile kamusal itibar arasında kritik bir kopukluk ortaya çıktı; bu da sektörün temel meşruiyetini tehdit eden bir krize yol açıyor. Auckland Üniversitesi, Rektör Yardımcısı Dawn Freshwater’ın görev süresini sonlandırmaya hazırlanırken, Anglophone üniversitelerin durumuna ilişkin ağır bir mesaj gün yüzüne çıktı. Freshwater’a göre sektör, kurumlara tanınan öz-belirlenim ile bunun karşılığında sergilenen gerçek performans arasındaki derinleşen ve büyüyen uçurumun tetiklediği ciddi bir saygı kriziyle boğuşuyor. Ayrılmasından kısa süre önce Times Higher Education’da yayımlanan değerlendirmesi, üniversitelerin özerklik ile hesap verebilirliği sürekli ve yıkıcı biçimde uyumsuz bırakarak itibar erozyonuna bizzat katkıda bulunduğunu öne sürüyor. Üç farklı ülkedeki liderlik deneyiminden süzülen bu uyarı, sorunun tek bir yargı alanına ya da finansman modeline özgü olmaktan ziyade sistemik olduğuna; dünya genelinde yükseköğretim kurumlarının yönetiminde daha geniş bir kültürel arızaya işaret ediyor.

Freshwater’ın argümanının merkezinde, akademik idarenin bugünkü manzarasını tanımlayan ayrı bir ayrıcalık paradoksu var. İngilizce konuşulan ülkelerdeki yükseköğretim kurumları, on yıllardır başka pek az mesleki sektörün ya da kamusal kurumun sahip olduğu ölçüde bir özerklikle hareket etti. Bu öz-belirlenim; müfredat geliştirme, işe alım pratikleri ve stratejik yön üzerinde tam kontrolü kapsıyor ve çoğu kez onları piyasa baskılarının anlık etkilerinden koruyan kamu sübvansiyonları ya da vakıf kaynaklarıyla güvence altına alınıyor. Ne var ki Freshwater, bu özgürlüğün esneklik sağlayan basit bir araç olmaktan çıkıp bir performans yüküne dönüştüğünü savunuyor; çünkü kamuoyu, tanınan geniş hareket alanıyla orantılı sonuçlar bekliyor. Bir kuruma sıkı bir dış denetim olmaksızın kendi işlerini yönetme yetkisi verildiğinde, kamu ve devlet nezdinde hesap verme beklentisi doğal olarak artıyor. Bu yükselmiş beklentileri karşılayamamak ya da böylesi bir özgürlüğün daha üstün sonuçlar ve şeffaflık gerektirdiğini kavrayamamak, Freshwater’ın tarif ettiği güven erozyonunun kök nedeni. Özerkliğin nötr bir fayda olduğu varsayımı, demokratik bir toplumda bu bağımsızlığa eşlik eden karşılıklı şeffaflık ve sonuç talebini görmezden geliyor; bu da kamu şüphesini besleyen bir hak ediş algısı yaratıyor.

Görevden ayrılan liderin gündeme getirdiği tartışmalı noktalardan biri, üniversite yönetimleri ve idari organlar tarafından sıkça sürdürülen mali anlatı. Freshwater, kurumların kaynak taleplerini gerekçelendirmek için çoğu zaman mali kıtlık pozuna büründüğünü, kendi ifadesiyle “yoksulluk edebiyatı” yaptığını belirtiyor. Bu retorik, genellikle artan devlet desteği ya da harç ayarlamaları için zorunlu bir yalvarış gibi çerçevelense de, kurumların sahip olduğu geniş operasyonel serbestlik gerçeğiyle temelden çelişiyor. Kendilerini kronik biçimde yetersiz finanse edilen mağdurlar gibi resmederken aynı anda bütçeleri ve işleyişleri üzerinde kapsamlı stratejik özerklik kullanan üniversite yöneticileri, uzun vadeli meşruiyet için bel bağladıkları paydaşları yabancılaştırma riskini göze alıyor. Kamu algısı, bu kurumların mükemmeliyeti imkânsız kılacak ölçüde kaynak yoksunu olmaktan ziyade, zaten sahip oldukları kaynak ve yetkiyi etkin biçimde yönetemedikleri yönünde. Bu algı uçurumu, özerkliğin genişletilmesini ya da mevcut finansman modellerinin sürdürülmesini gerekçelendirmeyi giderek zorlaştırıyor; daha fazla kaynak talebi kesilmeden devam ettikçe güvenin aşındığı bir döngü yaratıyor ve süregelen ayrıcalık argümanını zayıflatıyor.

Üstelik Freshwater’a göre bu üniversitelerdeki liderlik kültürü, köklü ve acil bir dönüşüm gerektiriyor. Üst düzey yöneticilerin, organizasyon içindeki daha derin yapısal ya da kültürel sorunlarla yüzleşmek yerine bitmeyen bir strateji yeniden yazımına yönelme eğilimini eleştiriyor. Yeni girişimlere, yeni sıralama hedeflerine ya da yeni idari çerçevelere sürekli pivot yapmak, dışarıdan bakan için eğitim ve araştırmanın öz misyonundan bir kaçış gibi görünebiliyor. Freshwater, yeniden markalama ve bitmeyen değişim yerine içe bakışı ve istikrarı önceleyen bir vicdan muhasebesini savunuyor. Bu da güven krizinin çözümlerinin dışsal pazarlama kampanyalarında ya da kozmetik politika ayarlarında değil; iç yönetişimin ve misyon uyumunun sıkı bir sorgulamasında yattığı anlamına geliyor. Liderler, rollerinin ayrıcalıklarının, strateji belgelerinin sayısıyla değil ürettikleri somut içerikle karşılık bulmasını sağlamak üzere içe dönmeli; odağın bürokratik faaliyet yerine elle tutulur eğitim çıktılarında kalmasını güvence altına almalı.

Bu eleştiri, küresel ölçekte sıkça referans alınan ancak kendine özgü ve üst üste binen baskılarla karşı karşıya olan Anglophone yükseköğretim sistemleri bağlamında özellikle yankı buluyor. Yüksek küresel statü ile ülke içi mali sıkışmanın birleşimi, itibarın kırılgan ve sürekli bakım isteyen bir varlık olduğu oynak bir ortam yaratıyor. Freshwater’ın sözleri, üniversiteleri yöneten toplumsal sözleşmenin çözülmekte olduğuna; kamuoyunun diploma enflasyonu ve yüksek öğrenim ücretlerinin değer önerisini giderek daha fazla sorguladığına işaret ediyor. Kurumlar gerekli performansı sergilemeden ya da maliyetlerini şeffaf biçimde yönetmeden özerklik talep etmeyi sürdürürse, faaliyete devam etme “toplumsal ruhsatı” yakın gelecekte hem politika yapıcılar hem de öğrenciler tarafından yeniden ele alınabilir. Risk, kurum prestijinin artık kamusal güvene tercüme olmadığı bir sektör; böylece bilginin üreticisi ve yurttaşlık hayatının lideri olarak toplumsal rolünü daha az etkili biçimde yerine getiren bir yapı. Freshwater görevi bırakırken ardında bu analizi de bırakıyor; sözleri, özerkliğin bir hak değil sorumluluk olarak değerine yeniden bağlanmayı talep eden bir yükseköğretim liderliği uyarısı işlevi görüyor. Kurumlar, ayrıcalıklı statülerinin, bu statüyü tutarlı ve üst düzey performansla haklı çıkarmak gibi bir yükümlülük getirdiğini kabul etmeli. Bu farkındalık olmadan üniversitelere verilenle onların başardıkları arasındaki mesafe büyümeye devam edecek; uzun vadeli sürdürülebilirliklerinin dayandığı saygının kaybına kadar varabilecek. Bir sonraki rektör yardımcıları kuşağının önündeki sınav, operasyonel gerçekliği kamusal vaatle hizalayarak bu güveni yeniden inşa etmek olacak; böylece sahip oldukları özerkliğin kurumsal ataletten türeyen bir hak edişi değil, kamusal yarara gerçek bir katkıyı yansıtmasını sağlamak ve sektörün geleceğin toplumsal manzarasındaki yerini güvenceye almak mümkün olacak.