Küresel eğitim ve bilim yönetişiminde belirleyici bir yön değişikliği yaşanırken, Pekin Birleşmiş Milletler sistemi içindeki etkisini sağlamlaştırma yolunda adım attı. University World News’in 22 Mayıs 2026 tarihli haberine göre Çin ile Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), ortaklıklarını son yılların en üst seviyesine taşıdı. Bu gelişme, 2026-2029 dönemini kapsayan yeni bir işbirliği anlaşması ve simgesel nitelikte bir bilim ve teknoloji tesisinin faaliyete geçmesiyle somutlaşıyor. Bu duyuruların zamanlaması ise dikkat çekici: ABD’nin uluslararası örgütten üçüncü kez çekilmeye hazırlanmasıyla birlikte, uluslararası kültür ve bilim politikası alanındaki güç dengeleri yeniden şekilleniyor.

Bu yeni düzenlemenin merkezinde, Şanghay’da kurulan UNESCO Uluslararası STEM Eğitimi Enstitüsü (IISTEM) yer alıyor. Tesis, örgütün tarihinde önemli bir dönüm noktası. Çin topraklarında kurulan ilk Kategori 1 enstitü olma özelliğini taşıyor; bu da ona, daha önce yalnızca Avrupa ve Kuzey Amerika’da görülen bir özerklik ve prestij düzeyi kazandırıyor. Ayrıca geleneksel Batı bölgeleri dışında kurulan ilk STEM odaklı enstitü niteliğinde. Bu üst düzey altyapının Şanghay’a konuşlandırılmasıyla Çin, Asya’da bilim ve teknoloji eğitiminin merkezi olma kararlılığını ortaya koyuyor. Hamle, gelişmekte olan dünyada fen, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarında müfredat geliştirme ve öğretmen eğitiminin geleceğine liderlik etme yönünde stratejik bir niyeti vurguluyor.

Kategori 1 enstitüler UNESCO’nun doğrudan yetkisi altında çalışmakla birlikte belirli bir operasyonel bağımsızlığa sahip. Finansman, ev sahibi hükümet ile örgüt tarafından ortaklaşa sağlanıyor. Çin’in tarihinde ilk kez böyle bir enstitüyü güvence altına alması, her iki tarafın da yüksek düzeyde güven ve mali taahhüt ortaya koyduğuna işaret ediyor. Bu anlaşma yalnızca sembolik değil; araştırma projeleri, kapasite geliştirme ve uzmanlık değişimini içeren beş yıllık bir işbirliği yol haritası çiziyor. 2026-2029 işbirliği anlaşması, daha önce giderek genişleyen ilişkiyi resmileştirerek, Çin’in uzmanlığı ve kaynaklarının eğitim ve yenilik yoluyla sürdürülebilir kalkınma hedefleri doğrultusunda UNESCO’nun daha geniş misyonlarına entegre edilmesini güvence altına alıyor.

Bu güçlenen ilişkinin arka planında ise ABD var. Washington’un UNESCO ile ilişkileri, ülkenin 1980’lerin sonlarında ilk kez çekilmesinden bu yana dalgalı seyretti. Yeniden katıldı, ancak önyargı ve yönetişim kaygılarını gerekçe göstererek 2018’de tekrar ayrıldı. Şimdi ise üçüncü bir çekilmenin hazırlık aşamasında olduğuna dair haberler var. Bu durum, Çin’in doldurmaya hevesli göründüğü bir liderlik boşluğu yaratıyor. ABD geri çekildikçe, örgüt gelecekteki yönelimi ve finansmanı konusunda kritik bir eşiğe geliyor. Çin’in angajmanını derinleştirmesi istikrar sunuyor; ancak aynı zamanda jeopolitik karmaşıklıkları da beraberinde getiriyor. UNESCO içindeki etki dengesi Çin’in uluslararası işbirliği modeline doğru belirgin biçimde kayabileceği için, diğer üye devletlerin bu dinamiği yakından izlemesi muhtemel.

STEM enstitüsünün açılışı, küresel kalkınmada değişen öncelikleri özellikle görünür kılıyor. Teknolojik okuryazarlığın ekonomik rekabet gücüyle eş anlamlı hale geldiği bir çağda, STEM eğitiminin anlatısını kontrol etmek son derece güçlü bir “yumuşak güç” biçimi. Bu kaynaklardan yoksun ülkelere eğitim programları ve araçlar sunarak Pekin, gelişmekte olan ülkelerle uzun vadeli ilişkiler kurabilir. Bu yaklaşım, altyapı ve ticarette görülen daha geniş diplomatik stratejilerle de örtüşüyor. Enstitünün Şanghay’da konumlanması, kentin üst düzey uluslararası diplomatik etkinliklere ev sahipliği yapabilen küresel bir metropol statüsünü de pekiştiriyor. Enstitü, öğretmenler için pedagojik yöntemleri iyileştirmeye güçlü biçimde odaklanacak; böylece yükselen ekonomilerdeki bir sonraki öğrenci kuşağı, uluslararası standartlarla uyumlu yüksek kaliteli bir eğitim alabilecek.

Analistler, 2026-2029 dönemi boyunca ortaklığı güçlendirme anlaşmasının, birden fazla üye devlette yaşanan siyasi geçişler sırasında sürekliliği güvence altına aldığını belirtiyor. UNESCO açısından Asya’da büyük bir bağışçı ve ev sahibi ortak bulundurmak, özellikle Birleşmiş Milletler sisteminin karşı karşıya olduğu mali kısıtlar düşünüldüğünde stratejik bir zorunluluk. Çin içinse bir Kategori 1 enstitüsüne ev sahipliği yapmanın prestiji, “sorumlu küresel aktör” konumunu yükseltiyor. Bu, Pekin’in Batılı ülkelerden diğer jeopolitik başlıklarda eleştiriler aldığı bir dönemde bile, küresel kamusal mallara yapıcı bir katkı sunan taraf olarak kendini konumlandırmasına imkân veriyor. Hem kritik bir mali destekçi hem de statükoya siyasi bir meydan okuyucu olma ikiliği, Çin’in çok taraflı kurumlara yönelik mevcut yaklaşımını tanımlıyor.

Bu hamlelerin etkileri, büyük olasılıkla Şanghay kampüsünün duvarlarının çok ötesine uzanacak. STEM eğitimi yapay zekâ ve dijital altyapıyla giderek daha fazla iç içe geçerken, IISTEM’in belirleyeceği standartlar diğer kurumlar için ölçüt haline gelebilir. İşbirliği, bilimin dünya genelindeki sınıflarda nasıl öğretildiğini ve nasıl uygulandığını etkilemeyi vaat ediyor. Küresel eğitim standartlarını şekillendirme potansiyeli, anlaşmanın önemini büyütüyor. Mesele yalnızca Çin’de bir okul inşa etmek değil; yoğun ulusal rekabetin yaşandığı bir dönemde, bilim eğitiminin küresel geleceğini tanımlamak.

ABD yeniden ayrılmayı düşünürken, örgüt finansman ve ideoloji açısından karmaşık bir zeminde yol almak zorunda. Çin’in yeni çerçeveye bağlılığı bir denge unsuru sunuyor; ancak aynı zamanda denetim ve sorgulamayı da davet ediyor. Uluslararası toplum, Çin etkisinin artmasının bilgi üretiminde daha kapsayıcı bir yaklaşım doğurup doğurmayacağını, yoksa yeni siyasi hizalanma biçimleri mi getireceğini izleyecek. Önümüzdeki üç yıl, bu ortaklığın UNESCO’yu istikrara kavuşturup kavuşturmayacağını ya da üye devletleri daha da kutuplaştırıp kutuplaştırmayacağını belirlemede kritik olacak. Ancak açık olan şu: Uluslararası bilimsel işbirliğinin ağırlık merkezi kayıyor ve Şanghay kendini bu dönüşümün yeni ön hattına yerleştirmiş durumda. Önümüzdeki yıllar, bu yeni modelin parçalanmış bir uluslararası sistem içinde UNESCO’nun küresel misyonunu sürdürebilip sürdüremeyeceğini gösterecek.