Türkiye’de ekonomik politikanın yüksek riskli arenasında, kamuoyu hassasiyetleri ile mali gerçeklerin ürkütücü bir sıklıkla çarpıştığı bir dönemde, son gelişme küçük işletme dünyasında dalga dalga yankılandı. Sıkı para koşulları ve agresif dezenflasyon adımlarının yıprattığı bir sektör için can simidi olarak sunulan TOBB “Nefes” kredi programı, görünen o ki başlangıç tavanına beklenenden çok daha erken dayandı. Ölçülü bir likidite enjeksiyonu olarak tasarlanan kaynak, daha birkaç hafta içinde adeta buharlaştı; bu da reel ekonomideki finansman sıkışıklığının boyutunu açığa çıkarırken, aynı zamanda merkez bankası politikasıyla koordinasyonun sınırlarını da zorluyor.
Programın hızla tükenmesi yalnızca rekor başvuru sayılarının konusu değil; uzun süre bastırılmış birikmiş talebin çarpıcı bir göstergesi. İlk dilim, 25 milyar TL tavanla kurgulanmış; faiz oranı ise kayda değer ama kontrol altında tutulan yüzde 34 seviyesinde belirlenmişti. Bu oran, maliyetleri sınırlama ihtiyacıyla, sıkı para politikası altında yürütülen makroekonomik istikrar çabasının gerçekleri arasında bir uzlaşmayı temsil ediyor. Ne var ki bu güvenlik tamponlarına rağmen fonun ilk bölümü, yeniden devreye alınmasının üzerinden iki hafta bile geçmeden neredeyse tükendi. Başvuruların işlenme ve kaynakların kullandırılma hızı, likidite darlığının döngüsel değil, akut bir hal aldığını düşündürüyor. Kârlılığı bıçak sırtında seyreden sayısız KOBİ için bu program bir seçenekten ziyade, hemen şimdi hayatta kalmanın kritik bir gerekliliği.
Nefes kredisinin mekanizması, dezenflasyon döngüsünde yol almaya çalışan firmaların belirli ağrı noktalarına yanıt verecek şekilde özellikle tasarlanmıştı. Kişi başı kredi limitinin 3 milyon TL’ye çıkarılması, hem anlamlı bir destek sağlamayı hem de sermaye kaçışı ya da spekülatif kullanım riskini sınırlamayı hedefliyordu. Ancak emilim hızının bu denli yüksek olması, önceki kredi kanallarının ya tamamen kuruduğunu ya da sektörün önemli bir kısmı için katlanılamayacak kadar pahalılaştığını ima ediyor. Böyle büyük bir tutarın iki haftada erimesi, ekonomik sıkılaşma döneminde mevcut resmî finansman ile işletmelerin gerçek ihtiyacı arasında yapısal bir boşluğa işaret ediyor. Bu, işletmelerin yalnızca borç çevirdiği bir tablo değil; dalgalanan girdi maliyetleri ve zayıflayan tüketici alım gücü ortamında günlük faaliyetleri sürdürebilmek için acil işletme sermayesi arayışını gösteriyor.
Talepteki bu sıçrama ve kaynakların hızla tükenme ihtimali karşısında, kilit finansal otoritelerin programın kapsamını genişletmeye dönük üst düzey görüşmeleri başlattığı belirtiliyor. Bu kredilerin idaresinden sorumlu kurum olan Kredi Garanti Fonu’nun (KGF) temsilcilerinin, başlangıç tavanını iki katına çıkarmayı öngören bir öneri için Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası ile doğrudan temasa geçtiği söyleniyor. Masadaki plan, mevcut havuza ilave 25 milyar TL eklenmesi; böylece toplam kaynağın 50 milyar TL’ye çıkarılması. Böylesi bir genişleme, politika rotasında belirgin bir değişim anlamına gelir; düzenleyicilerin mevcut tahsisin reel sektörün karşı karşıya olduğu krizin ölçeğini karşılamaya yetmediğini kabul ettiğini gösterir. Ayrıntılar şimdilik erken aşamada ve kurumsal onay süreçlerine tabi olsa da, bu hamle küçük işletmeler arasında yaygın bir ödeme güçlüğünü önlemek için daha fazla devlet müdahalesine duyulan ihtiyacın giderek ortak bir kanaate dönüştüğünü ortaya koyuyor.
Bu borçlanma dalgasının zamanlaması ve şiddeti, daha geniş ekonomik manzaraya dair önemli bir bağlam sunuyor. Türkiye’de dezenflasyon programı, enflasyon beklentilerini dizginlemek ve kuru istikrara kavuşturmak amacıyla gerekli ama acı verici bir reçete olan sert parasal sıkılaşmayla karakterize edildi. Ancak enflasyon yavaş yavaş gerileme işaretleri vermeye başlasa bile, işletme likiditesindeki tahribatın makro göstergelerin gerisinden gelmesi sık rastlanan bir durum. Bu gecikme, fiyat istikrarı hedefleriyle, risk profilleri ya da ölçekleri nedeniyle sermaye piyasalarına veya bankacılık limitlerine alternatif erişimi olmayan binlerce işletmenin acil ödeme gücü kaygıları arasında tehlikeli bir pencere yaratıyor. Nefes kredisi bu köprü olarak tasarlanmıştı; fakat bu kadar hızlı tüketilmesi, doldurması beklenen boşluğun ilk öngörülerin ötesinde genişlediğini gösteriyor.
Eleştirmenler ve gözlemciler, bu adımların siyasi açıdan ne kadar hassas olduğuna da dikkat çekiyor. Devlet destekli kredi hacminde artışa ilişkin herhangi bir açıklama, ekonomik sıkıntının pragmatik biçimde kabulü olarak da okunabilir; seçim öncesi bir mesaj ya da hedefli destek kılığında bir mali genişleme olarak da. Ancak merkez bankacılığının teknik mantığı içinde bu tür adımlar genellikle siyasi takvimlerden ziyade kredi açığı ve temerrüt riski verilerine dayanır. Hem KGF’nin hem Merkez Bankası’nın devrede olması, meselenin sistemik risk azaltımıyla uyumlu bir aciliyet düzeyinde ele alındığını gösteriyor. Fon, takviye edilmeden tamamen kurursa küçük işletmelerin faaliyet sürekliliği açısından sonuçlar ağır olabilir; programın genel istikrar hedeflerini zedeleyecek yerel kapanma ya da iflas dalgaları tetiklenebilir.
Nefes kredisi etrafında şekillenen anlatı, aynı zamanda yükselen piyasalarda modern para aktarım mekanizmasının karmaşıklıklarını da görünür kılıyor; zira resmî bankacılık sektörünün bıraktığı boşlukları çoğu zaman gayriresmî finansman dolduruyor. Türkiye örneğinde devlet garantili kredi şemalarına duyulan ihtiyaç, güçlü teminatı ya da köklü banka ilişkisi bulunmayan, bu sayede daha yüksek faiz ortamını kendi başına göğüsleyemeyen küçük aktörler için özel kredi ekosistemindeki kalıcı kırılganlığa işaret ediyor. Fon yöneticileri ile parasal otoriteler arasında limitin iki katına çıkarılmasına ilişkin müzakereler sürerken, tüm gözler bu genişletilmiş havuzun, likidite darlığı ekonomik faaliyette daha geniş bir daralmayı zorlamadan önce en çok ihtiyaç duyanlara ulaşıp ulaşamayacağında olacak.
Sonuçta, bu kadar hızlı yok olan 25 milyar TL’lik dilimin hikâyesi yalnızca bir finans istatistiğinden ibaret değil; Türkiye reel ekonomisinin dayanıklılık ve kırılganlığını ölçen bir barometre işlevi görüyor. İşletmelerin bu imkâna erişim hızının gösterdiği şey, başka türlü sürdürülemez bir finansman ortamında dış desteğe ne kadar bağımlı hale geldikleri. Limitin artırılmasına dair görüşmeler umut verse de, mevcut önlemlerin alttaki likidite açığının yalnızca yüzeyini yokladığını da hatırlatıyor. Politika yapıcılar 50 milyar TL’lik bir tavanın sonuçlarını, mali alanın kısıtları ve para politikası hedefleriyle birlikte tartarken, ortaya çıkacak tablo yalnızca küçük işletmelerin kısa vadeli hayatta kalışını değil, yılların oynaklığının ardından yeniden ayakları üzerinde durmaya çalışan bir ekonomiye güvenin hangi hızla dönebileceğini de belirleyecek. Önümüzdeki haftalar, bu ikinci kaynak dalgasının kamu maliyesi ya da parasal kredibilite üzerinde yeni gerilimler yaratmadan istikrarlaşma momentumunu taşıyacak kadar zamanında gelip gelmeyeceğini gösterecek.