Geçtiğimiz perşembe Manama’nın bunaltıcı sıcağında—körfez sularının serinlikten çok bölgesel kaygıların hararetini yansıttığı o atmosferde—ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, daha birkaç ay önce pek çok gözlemciye akıl almaz gelecek bir açıklama yaptı. Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri ile ABD arasındaki ortak bakanlar toplantısında konuşan Rubio, yalnızca diyalog arzusuna işaret etmekle kalmadı; açık bir stratejik niyeti dile getirdi: Washington, İran’la yapıcı ilişkiler kurmaya hazır ve yeni anlaşmalar arayışında. Bu beyan, ABD’nin Ortadoğu genelindeki dış politikasında belirgin bir eksen kaymasına işaret ediyor; “azami baskı” döneminin nihayet, karmaşık jeopolitik kısıtlar ve komşu başkentlerin kuşkucu bakışları eşliğinde, diplomatik angajmanı merkeze alan bir yaklaşıma yerini bıraktığını düşündürüyor.
Bu duyurunun bağlamı yeterince vurgulanamaz. Sahne Washington ya da Tahran değil, Manama’ydı: Arap devletlerinin uzun süredir daha güçlü ABD güvenlik garantileri talep ettiği, fakat aynı zamanda İslam Cumhuriyeti’nin nükleer hedeflerini istemeden meşrulaştırabilecek her türlü anlaşmaya derin bir kuşkuyla yaklaştığı bölgesel istikrar çabalarının küçük bir özeti. Rubio bu hassas dengeyi biliyordu. Washington’un Tahran’la olası herhangi bir gelecekteki mutabakatı yalnız başına kurgulamayacağını, Körfez bölgesi genelindeki Amerikan müttefik ve ortaklarının çıkarlarını titizlikle hesaba katacağını defalarca vurguladı. Bu ifade, önceki yönetimlerin ya tek taraflı davrandığı algısından ya da tam tersine İran’a yönelik cesur adımlar atmadan önce bölgesel paydaşlarla yeterince istişare edememiş olmalarından bir kopuşa işaret ediyor. Rubio, muhtemel anlaşmaları KİK-ABD ilişkisinin daha geniş güvenlik mimarisi içine oturtarak Riyad, Abu Dabi, Doha ve diğer başkentlere, Tahran’la yaşanacak olası bir yumuşamanın yalnızca Amerikan stratejik hevesleriyle değil, ortak Körfez çıkarlarının merceğiyle izleneceği güvencesini vermeye çalıştı.
ABD-İran ilişkileri açısından sonuçlar derin. Yıllardır seyri, karşılıklı güvensizlik, art arda gelen yaptırımlar ve Yemen’den Suriye sınırlarına uzanan vekâlet çatışmaları belirledi. Yeni anlaşmalar arayışının dillendirilmesi, giderek oynaklaşan küresel tabloda mevcut donmuş durumun iki taraf için de artık sürdürülebilir olmadığını ima ediyor. Rubio bu olası mutabakatların net hatlarını—nükleer kısıtlar mı, füze yayılımına sınır mı, yoksa bölgesel gerilimi düşürme protokolleri mi—belirtmedi; ancak Dışişleri’nden gelen bu kabul bile, daha önce ültimatomların olduğu yerde müzakereye hazır olunduğunu gösteriyor. Bu dönüşüm, Washington’un pragmatik bir hesabını yansıtıyor: çevrelemenin işe yaramadığını ve zaten kırılgan bir sahnede yanlış hesap risklerini azaltmak için doğrudan angajmanın artık gerekli olduğunu kabul etmek.
Ne var ki kuşkuculuk, bu diplomatik dansta güçlü bir karşı ağırlık olmaya devam ediyor. Sunulan bilgiler, İran’dan hangi somut tavizlerin istenebileceği ya da Tahran’ın karşılığında hangi garantileri vereceği konusunda ayrıntı içermiyor. Tarihsel olarak ABD ile İran arasındaki anlaşmalar kırılgan çıktı; çoğu kez Washington’daki iç siyasal değişimler veya Tahran’daki sertlik yanlısı fraksiyonların iktidar mücadeleleri nedeniyle çöktü. Rubio gerçekten yeni bir uzlaşmanın zeminini döşüyorsa, yalnız İran siyasetini değil, son yıllarda Tahran’a giderek daha düşmanca yaklaşan bir ABD Kongresi’nin beklentilerini de yönetmek zorunda. Üstelik bölgesel müttefiklerin fazla “yumuşak” bulacağı herhangi bir anlaşma, korumayı amaçladığı güvenlik mimarisini sarsabilir; Körfez devletlerini, İran yayılmacılığına karşı kendi sigorta poliçelerini ararken başka küresel güçlerle alternatif hizalanma stratejilerine daha fazla itebilir.
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin tepkisi, sağlanan notlarda tüm ayrıntılarıyla yer almasa da bu yeni bölümün merkezinde olduğu ima ediliyor. Bu ülkeler, İran’ın nükleer programını ve bölgesel vekil ağlarını uzun zamandır varoluşsal tehdit olarak görüyor. ABD ile ortak bakanlar toplantısına katılımları, kendileri için güçlü güvenlik teminatlarıyla paketlendiği takdirde diyalog ihtimalini değerlendirmeye istekli olduklarını gösteriyor. Rubio’nun, herhangi bir anlaşmada onların çıkarlarını dikkate alma ısrarı, Washington’un diplomatik hamlesi ile Körfez devletlerinin güvenlik zorunlulukları arasındaki boşluğu kapatma çabasına işaret ediyor. Zorluk, bu retorik taahhüdü somut sonuçlara çevirmekte: Yeni anlaşmalar, İran’ın füze kapasitesi ve bölgesel etkisine dair Arap başkentlerinin temel kaygılarını, ABD’nin caydırıcılığı zayıflattığı izlenimini vermeden gerçekten giderebilir mi?
Dahası, böyle bir açıklamanın jeopolitik zamanlaması göz ardı edilemez. Avrupa’dan Doğu Asya’ya birden çok cephede küresel gerilimler yükselirken, Washington’un Ortadoğu’yu diplomatik kanallarla istikrara kavuşturmaya odaklanması, başka stratejik meydan okumalar için kaynak açma arzusunu düşündürüyor. İran’la yenilenen bir diyalog, teorik olarak bölgesel parlamaların sıklığını ve şiddetini azaltabilir; küresel enerji arzını tehdit eden ve Amerikan askeri varlıklarını Körfez’de kesintisiz konuşlanma döngülerine zorlayan dinamikleri hafifletebilir. Bu pragmatik bakış, hayati ekonomik çıkarları korurken çatışmaları düşürmeye çalışan Batılı güçler arasındaki daha geniş eğilimlerle uyumlu; ancak müzakere edilmiş bir birlikte yaşam yerine tavizsiz çevrelemeyi savunan içerdeki şahinler tarafından stratejik bir geri çekilme olarak algılanma riski taşıyor.
Önümüzdeki yol dik ve engellerle dolu. Herhangi bir mutabakatın ayakta kalabilmesi için, hem Amerikalı denetçileri tatmin edecek hem de İran’ın egemenlik kaygılarını gözeten doğrulama mekanizmaları şart—geçmiş müzakerelerin kronik düğüm noktası. Ayrıca, böyle bir anlaşmayı iki tarafta da olası liderlik değişimlerine rağmen sürdürebilmek için gereken siyasi irade son derece büyük. Rubio’nun yapıcı diyalog vizyonu Tahran’daki muhataplarında karşılık bulursa, diplomatların ve stratejistlerin uzun süredir erişemediği yeni bir bölgesel istikrar evresinin kapısını aralayabilir. Ancak Manama’da verilen sözler somut değişimin planı olmaktan çıkıp yalnızca retorik bir süs olarak kalırsa, Körfez ortaklarında doğacak hayal kırıklığı, ABD’nin en kritik stratejik bölgelerinden birindeki etkisini çatlatabilir.
Son tahlilde Bakan Rubio’nun açıklaması, ton değişiminden fazlası: Bölgesel müttefikleri koruyacak güvenceler sağlandığı sürece, izolasyon yerine angajmanı önceleyen bir ABD Ortadoğu stratejisinin yeniden ayarlanmasını işaret ediyor. Bu yaklaşımın başarısı ya da başarısızlığı yalnız Washington ya da Tahran’da değil, Manama’da da belirlenecek; çünkü Körfez devletleri ile onların transatlantik ortakları arasındaki güven, gelecekteki anlaşmaların gerçekte ne içereceğine dair belirsizlik zemininde sınanıyor. Diplomatlar bu görüşmelerden kâğıtlara düşülmüş notlar ve koridorlarda, çöl sıcağı içinde değiş tokuş edilmiş vaatlerle dönerken, dünya bu diyalogun kalıcı bir barışa mı yoksa bozulmuş ateşkesler ve geçici umutlarla dolu uzun bir tarihin yeni bir sayfasına mı dönüşeceğini izliyor. Bahisler o kadar yüksek ki, burada söylenen her söz, Bahreyn’in başkentindeki konferans salonunun duvarlarının çok ötesinde yankılanıyor; Tel Aviv’den Şam’a uzanan iktidar koridorlarında çınlıyor.