Ortadoğu jeopolitiğinin girift dokusu içinde, Irak kadar hassas bir dengeyi gözeterek yol alan ülke sayısı azdır. 2026, bitmeyen bölgesel dalgalanma ve büyük güçlerin değişen hizalanmaları eşliğinde açılırken, Bağdat; kritik komşularını ya da ortaklarını karşısına almadan ulusal kimliğini yeniden tanımlamayı amaçlayan hesaplı bir diplomatik hamleye girişti. Bu stratejik evrimin merkezinde Başbakan Muhammed Ali el-Zaidi var; son açıklamaları, cesur bir vizyonun altını çiziyor: Irak’ın dış güçlerin hesaplaşma sahnesi olmaktan çıkıp bağlantısallığın, diyalogun ve sürdürülebilir ekonomik büyümenin merkezi haline geldiği bir gelecek. Bu yön değişikliği, modern Irak devlet aklında dönüm noktası niteliğinde; zira aynı anda iki zorunluluğu birlikte taşıyor: Tahran’la ilişkileri tahkim ederken, Amerikan muharip güçlerinin çekilmesini takiben Washington’la da sağlam bir ortaklık inşa etmek.

Irak’ın dış politika rotası uzun süre, güçlü komşularının ve uluslararası hamilerinin gölgesiyle belirlendi. On yıllar boyunca ülke, çoğu kez iç istikrarı ve egemenliği pahasına, vekâlet savaşlarının ve dış müdahalelerin alevlenme noktası oldu. Ne var ki el-Zaidi liderliğinde anlatı değişiyor. Sky News Arabia’ya verdiği dikkat çekici bir mülakatta Başbakan, statükodan net bir kopuş ortaya koyarak ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun muharip görevinin Eylül 2026’da resmen sona ereceğini duyurdu. Bu tarih yalnızca operasyonel bir takvim değil; askeri bağımlılıkla tanımlanan bir dönemin kapanışına ve güvenlik direktiflerinden ziyade karşılıklı çıkarlara dayanan yeni bir evrenin başlangıcına işaret ediyor. Irak hükümeti bu geçişi ulusal olgunluğun gereği olarak açıkça çerçeveliyor; ABD ile ilişkilerin geçici taktik hizalanmalardan, her iki ülkeye de uzun vadede hizmet edebilecek kalıcı ekonomik ortaklıklara evrilmesi gerektiğini vurguluyor.

Bu dönüşümün içeriği, çekilme sonrasında Irak’ın Amerikan şirket ve finans çevrelerine yönelik atak açılımında daha da görünür. El-Zaidi, özellikle petrol, elektrik, iletişim ve altyapıdan sorumlu kilit bakanlıklara, büyük ölçekli kalkınma projelerinde önde gelen ABD firmalarını önceliklendirme talimatı verdi. Yararlanıcılar listesinde Chevron, Halliburton, HKN gibi sektör devleri ve hatta Starlink yer alıyor; Starlink’in dâhil edilmesi, Amerikan teknoloji liderleriyle stratejik işbirliği üzerinden Irak’ın dijital omurgasını modernleştirme niyetini gösteriyor. Bu ekonomik pivot, yalnızca kaybedilen güvenlik gelirlerinin ikamesi değil; Bağdat’ın muazzam doğal kaynaklarını ve coğrafi konumunu, ülkede istihdam yaratımını ve teknolojik ilerlemeyi hızlandıracak yüksek katma değerli yatırımı çekmek için kaldıraç olarak kullanma girişimi. Irak kabinesi, yeni petrol sahalarını ve arama bloklarını devreye sokmayı hedefleyen önemli enerji girişimlerini şimdiden onayladı; modernleşme için kritik sektörlere uluslararası sermayenin daha serbestçe akacağı bir iklim oluşturmayı amaçlıyor.

Belki de en iddialı başlık, Irak’ın gelecekteki üretim kapasitesine ilişkin öneri. Amerikalı muhataplarla görüşmelerde Bağdat, piyasa koşulları ve mevcut altyapıya bağlı olmak kaydıyla ham petrol üretimini günlük 500 bin varilden 2 milyon varile yükseltmeyi hedefleyen ortak bir Enerji ve Kalkınma Fonu kurma planını açıkladı. Bu ölçekte bir genişleme, Irak’ın geleneksel OPEC kotalarının ötesinde dahi küresel enerji piyasasında baskın bir oyuncu olma potansiyelini öne çıkarmaya hazırlandığını gösteriyor; böylesi bir hamle yalnızca sermaye değil, iç ihtiyaçlarla uluslararası taahhütler arasında denge kuracak sofistike bir siyasal yönetim de gerektiriyor. Başbakan, bu ekonomik açılımların sıkı biçimde ulusal çıkarla belirlendiğini ve başka hiçbir bölgesel güce karşı düşmanca bir niyet taşımadığını özellikle vurguladı. Bu netleştirme, Irak’ın komşuları nezdinde güveni korumak ve “Önce Irak” çizgisine bağlılığını göstermek açısından kritik.

Ne var ki Washington’la daha yakın bağların peşine düşmek, İran’la ilişkiler konusunda da aynı ölçüde yüksek sesle verilen güvencelerle birlikte yürüdü. Bağdat’ın kuzey komşusu ve tarihsel olarak önemli ortağı Tahran’la stratejik yakınlığından ya da kültürel bağlarından vazgeçtiği algısını doğurmamak için el-Zaidi yoğun çaba harcıyor. İyi komşuluk ilişkilerini yeniden teyit ederken Bağdat’ın yaklaşımını karşılıklı saygı, ortak çıkarlar ve hizalanmadan ziyade istikrara bağlılık ilkeleri üzerine oturttu. Söylemin merkezinde, hiçbir taraftan dayatma kabul etmemenin Irak dış politikasının temel taşı olduğu fikri var. Bu tutum yalnızca savunmacı değil; proaktif bir konumlanma: Irak’ı, büyük güçlerle ilişki kurarken onların jeopolitik taleplerine boyun eğmeyen, bölgesel husumetlere sürüklenmeyen bağımsız bir aktör olarak öne çıkarıyor.

Başbakanın “Irak bölgesel hizalanmalar ya da düşmanlık politikası gütmez” vurgusu, Ortadoğu’da ülkelerin İran ile Batılı müttefikleri içeren daha geniş çatışmalarda taraf seçme eğilimine doğrudan bir itiraz niteliği taşıyor. Irak bunun yerine, vekâlet angajmanlarıyla tansiyonu beslemektense azaltmayı hedefleyen bir diyalog platformu olmayı istiyor. Bu vizyon, Tahran ile Washington arasındaki sürtüşmeyi hafifletmeyi amaçlayan diplomatik girişimlere aktif destek verilmesini de içeriyor; zira Bağdat, kendi istikrarının bölgesel barışla ayrılmaz biçimde bağlantılı olduğuna inanıyor. Çatışma yerine diyaloğu savunarak Irak, farklı jeopolitik alanların kesişiminde duran benzersiz konumunu bir arabulucu ya da köprü kurucu rolüne dönüştürme potansiyeli taşıyor; karşıt tarafların ortak zemin bulabileceği bir ortamın oluşmasına katkı sunmayı hedefliyor.

İçeride ise ABD ile ekonomik ortaklığa yöneliş, ulusal egemenlik ve güvenlik mimarisi bakımından ciddi sınamalar doğuruyor. El-Zaidi bu noktada, devletin kendi sınırları içinde meşru güç kullanımında tekel sahibi olması gerektiğini vurguluyor. Silahlı grupların özellikle istikrarsızlık yıllarında terörle mücadelede oynadığı tarihsel rolü teslim ederken, mevcut aşamanın tüm güvenlik faaliyetlerinin yalnızca resmi devlet kurumlarınca yürütülmesini gerektirdiğini belirtiyor. Bu duruş, merkezi hükümetin kontrolünü sağlamlaştırmak ve dış etkilerin devlet dışı aktörler üzerinden iç düzeni zedelemesini önlemek açısından hayati. Savaş ekonomisinden kalkınma odaklı modele geçiş; milislerin değil, kolluk kuvvetlerinin kamu güvenliğinin sınırlarını çizdiği güvenli bir ortam ister. Zira uluslararası yatırımcılar, istikrarsızlığı başat risk kalemi olarak görür.

El-Zaidi’nin yürüdüğü diplomatik ip, ABD-İran ilişkilerinin hassasiyetleri ve bunun bölgesel istikrara yansıması nedeniyle özellikle karmaşık. Irak’ın Washington’a fazla yaslandığı algısı, Tahran’la hizalı fraksiyonlardan tepki doğurabilir; bu da iç siyasi uyumu zedeleme potansiyeli taşır. Tersine, İran çıkarlarına aşırı bir rıza görüntüsü, son yıllarda yeniden yapılanma ve güvenlik desteği bakımından kritik olan Amerikan ortaklarını uzaklaştırabilir. Başbakanın karşılıklı saygı ve ortak ekonomik hedefleri öne çıkarırken dış dayatmaları açıkça reddeden stratejisi, her adımda sürekli teyakkuz ve ustalıklı müzakere gerektirse de ilerlemek için uygulanabilir bir yol sunuyor. Tüm kararları “Önce Irak” merceğinden çerçeveleyerek el-Zaidi, herhangi bir taraftan gelebilecek tarafgirlik ya da tabiiyet suçlamalarını etkisizleştirmeye çalışıyor.

Önümüzdeki dönemde, bu iki hatlı yaklaşımın başarıyla uygulanması, Irak’ın diplomatik söylemi vatandaşlar için somut sonuçlara dönüştürebilmesine bağlı olacak. Petrol üretimindeki beklenen artış ve altyapı yatırımları, savaşın yıprattığı ekonomiyi canlandırma vaadi taşıyor; ancak çevresel sürdürülebilirlik, kaynak yönetimi ve farklı bir nüfus içinde servetin adil dağıtımı gibi riskleri de beraberinde getiriyor. Ayrıca Starlink gibi Amerikan teknoloji şirketlerinin entegrasyonu, Irak’ın iletişim manzarasını yeniden şekillendirecek; dijital okuryazarlığı ve erişimi artırma ihtimali taşırken, yabancı teknik standartlara ve platformlara yeni bağımlılıklar da yaratabilir.

Eylül 2026’da ABD muharip görevinin sona ermesi, iki dönem arasındaki simgesel eşik olarak duruyor: biri dış askeri korumacılıkla, diğeri ise egemen ekonomik ajansla tanımlanan iki çağ. Bağdat bu geçişi yönetirken, büyük güç rekabetinin savaş alanı olmaktan çok, tüm bölgeye fayda sağlayan ticaret ve bağlantısallık koridoruna dönüşmeyi hedefliyor. Başbakanın diyalog platformu olma vurgusu, Irak liderliğinde on yıllardır ülkeyi kuşatan çatışma döngülerinden ulusal anlatıyı geri alma arzusunun daha geniş bir yansıması. Bu vizyonun bütünüyle gerçekleşip gerçekleşemeyeceği açık bir soru; yalnızca siyasi iradeye değil, Irak kurumlarının dayanıklılığına ve dalgalı bir mahalledeki rekabetçi baskıları yönetme kapasitesine de bağlı.

Sonuç olarak Irak’ın önündeki yol, pragmatik bir realizme yaslanan temkinli bir iyimserlik. ABD ile ekonomik işbirliğini öne alırken İran’la iyi komşuluk bağlarını da yeniden teyit eden el-Zaidi hükümeti, ulusal çıkarların dış ideolojik zorunlulukların önüne geçtiği bir alan açmaya çalışıyor. Bu yaklaşım, geleneksel bölgesel dinamiklere meydan okuyor ve giderek parçalanan jeopolitik tabloda rekabet halindeki ittifakları dengelemekte zorlanan diğer ülkeler için olası bir model sunuyor. Önümüzdeki yıllar, Irak’ın iç ayrışmaların ya da dış baskıların ağırlığı altında çatlamadan bu hassas dengeyi sürdürebilip sürdüremeyeceğini sınayacak; ancak liderliğin attığı ilk adımlar, geleceği çatışmayla değil işbirliğiyle ve kendi kaderini tayin eden bir refahla tanımlama yönünde kararlı bir bağlılığa işaret ediyor.